“MANASTIRın ORTASINDA” BİR MEZAR TAŞI ve KİTABESİ Özel

Öğeyi Oyla
(19 oy)

İsmi Grekçe / Rumca

Manastirion, Sırpça Bitolj, Bulgarca ve Makedonca Bitola olan (ki “Bitola kelimesi

dahi, yine “manastır ya da konut” anlamına gelen Obitel kelimesine dayanır) Türkler tarafından hâlen Manastır ismiyle anılan Manastır şehri, millî hafızamızın Balkana ait hatıralarının en canlılarını barındırır. Osmanlı’nın çok büyük önem verdiği, “1835’te Rumeli vilâyeti merkezi, 1844-1868 yıllarında sancak merkezi[1] olarak kullandığı şehir, tabiatın ve beşerin bütün tahribâtına rağmen hâlâ güzel, hâlâ sıcak, hâlâ azizdir.

Camileriyle, çarşılarıyla, konaklarıyla, sivil veya resmî bütün mimarîsi ve peyzajıyla şahsiyetini kısmen muhafaza eden Manastır’ın bizim için en değerli taraflarından birisi şüphesiz Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan ve daha sonra askerî hiyerarşinin en üst noktası, Mareşallik rütbesini ihraz eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, vaktiyle öğrenim gördüğü Askerî İdadî’yi bağrında barındırıyor olmasıdır.

Manastır’da bugün Osmanlı asırlarına ait büyük mimarî eserlerin sayısı iki elin parmakları kadardır. Bununla beraber, bazıları çeşitli sebeplerle yerinde olmasa da kitabeler şahittir ki bu şehir Osmanlı asırlarında, izzetli, şerefli, değerli demler sürmüş; pratikle estetiğin mucizevî buluşmalarına emsaller sunmuştur.

Böyledir… Ecdadımız estetikten feragat etmeksizin pratik olmayı her zaman bilmiştir.      

Eskiler, mezar taşlarına “şâhide” derken nasıl haklıdırlar! Şahide yani şahit olan. “Şahit” kelimesine müenneslik / dişilik eki olan “-e” getirmek, kelimeye ve o nesneye nasıl bir zarafet, bir incelik katar! İşte o şahidelerdir ki bir kişinin bir zamanlar var olduğuna (inancımıza göre o kişiler hâlâ vardırlar ya), yaşadığına, görüp geçirdiğine şahitlik ederler. Mezar taşları, Türk-İslam medeniyetinde başlıbaşına bir kültürdür. Ölüm estetiğimizin; ölüm gibi ilk başta korkutucu, soğuk, hatta trajik kabul edilecek bir olgunun, İslâm kokusuna, İslâm rengine bürünmesinin zarifâne şeklidir. Taşıyla, mermeriyle, bu taş ve mermer gibi katı maddelerin bir oya gibi işlenmesiyle, sonra kitabesinin yazısının nefasetiyle sonra metnin letafetiyle yüz binlercesi - çok şükür - yaşıyor olan mezar taşlarımız ölüm ve hayat felsefemizin en nefis aynalarıdır. İstanbul başta olmak üzere devletimizin iz bıraktığı pek çok beldede bu küçük, mütevâzı şaheserler varlığımızın, mânâ yüklü varlığımızın en güzel, en etkili, en red ve inkârı imkânsız şahitleridirler.

İşte yukarıda ismini, önem ve değerini kısaca zikrettiğimiz Manastır’da, TİKA’mızın her türlü takdirin üzerindeki bir gayret ve muvaffakiyetle restore ettirdiği İshak Çelebi Camii’nin, kıble cihetinde nefis bir mezar taşı karşılamaktadır bizi. Caminin doğu tarafındaki bahçesinde kırılmış, parçalanmış, yerlere serilmiş onlarca mezar taşının âkıbetine yanarken ve geçmiş demlerin güzelliklerinin gidişlerine ağlarken bu mezar taşı müthiş bir teselli, müthiş bir kurtuluş oldu bize.

Artık güzel bir kafes içerisine alınan ve iyi şekilde korunduğu belli olan şâhide ve kitabeden söz açabiliriz. Birazdan orijinal metnini verip sadeleştireceğimiz (maalesef atalarımızın daha 100-150 yıl önce yazdıklarını okuyup anlamaktan âciz bir nesiliz biz) kitabeden öğreniyoruz ki bu mezar taşı vaktiyle Rumeli Ordusu Kumandanı olan Müşir Reşid Paşa’ya aittir.

Kimdir bu Reşid Paşa? Sicill-i Osmanî şu bilgileri veriyor:

Silahdar Ali Paşa’nın kölesidir. Asâkir-i Şâhâne’ye duhûl etti. Miralay, liva, ferik oldu. 1259 Şaban’ında Rumeli Ordusu Müşiri oldu. 1263 Safer’inde vefat eyledi. Şecî, gayûr idi. Mahdumu ser-yâver-i esbak merhum ferik Halil Paşa’dır.[2]         

Bu bilgilerden kahraman ve çok gayretli birisi olduğunu anladığımız Reşid Paşa hakkındaki genel malûmât sınırlıdır. Tam da bu noktada mezar taşının önemi bir kez daha tecelli eder. Mezar taşı kitabeleridir ki yerine göre bir biyografi, bir monografi değeri kazanır. İşte Reşid Paşa’nın kim ve nasıl birisi olduğunu, en azından bazı özelliklerini aşağıdaki kitabe bildirecektir bize.

Hoş ve okunaklı bir talikle yazılan, sonradan varaklandığı görülen bu mezar taşı kitabesi Midadî isimli bir şaire aittir.[3]

Hüve’l-Bâkî

Reşîd Paşa Müşîr-i Rumeliken terk idüb dehri

Behişt-i Adn-i ulyâda tedârik itdi Meʽvâ’yı

 

Bu fânî âlemin ahvâli tafsîle değil hâcet

Abes endîşedir efkâr etmek kâr-ı dünyâyı

 

Kader fermânını yeksân infâz eyleyüb lâbüd

Sahâbet eylemez aslâ ecel aʽlâyı ednâyı

 

Çok ihsân-dîdesin öksüz bırakdı dâr-ı dünyâda

Garîk-i lûtf u ihsân eylemişdi pîr ü bernâyı

 

Midâdî katre-i eşk-i teʽessüf oldu târîhin

Reşîd Paşa’ya rahmetgâh ide Hakk bezm-i ukbâyı

Sene 1263

  

Hemen belirtelim ki bu tür mezar taşlarına ve kitabelere rastlamak her zaman mümkün değildir. Zira vefat edeni için iyi bir taş veya mermer alıp yaptıracak, bir şair bulup kitabe kaleme aldıracak, üstad bir hattat bulup bunu yazdıracak, sonra da bu yazılanları taşa nakşedecek bir hakkâk tutmak çok az kişiye nasib olabilmiştir. Türkiye, Makedonya ve diğer bütün Osmanlı beldelerinde bulunan yüzbinlerce mezar taşı kitabesinin klişe, düz, harcıâlem, hiçbir edebî değer taşımayan, mütevâzı ifadelerle yazılması bundandır. Onlar edebî olmaktan ziyade millî, tarihî değerler taşırlar. Tüm bunları, Reşid Paşa gibi bir Mareşal’in şâhidesinin ve kitabesinin güzelliğine şaşırmayalım diye belirttik. Maddî güç, hayatta olduğu gibi memâtta da kendisini göstermektedir.          

Kitabenin en üst noktasında gördüğümüz “Hüve’l-Bâkî”, Türk-İslâm mezar taşı kitabelerinin vazgeçilmez ve en sık rastlanan serlevhasıdır. “Bâkî O’dur” yani “sonsuz olan Allah’tır” demek olan ve bugün de şuurlu-şuursuz kullanılmakta olan bu ifade, kulun fenası yani geçiciliği karşısında Allah’ın sonsuz ve daima Var olduğunu vurgular. Yani mezar taşları daha başlangıçta Allah’ı zikir, tekbir ve tebcil eder.   

Kusursuz bir aruzla (4 mefâîlün) yazılan bu beş beyitlik manzumenin beyitlerinin kompozisyonu şöyledir:

1.       Biyografik bilgi

2.       ve 3. Ölüm üzerine tefekkür ve felsefe,

4. Reşid Paşa’nın övgüsü

5. Tarih düşürme ve dua.

İlk beyitte mezarda yatanın, zamanında Rumeli Müşiri yani Rumeli Ordu Kumandanı Mareşal Reşid Paşa olduğu ve Paşa’nın dünyayı bu görevde iken terk ettiği belirtilir. Eskiler, mezar taşı kitabelerinde hiçbir zaman “ölü, öldü, ölmek” gibi sevimsiz ve soğuk kelimeleri kullanmazlardı. Bunun yerine “dehri (dünyayı) terk etmek, irtihal etmek, Hakk’a yürümek, Cemâl’e vâsıl olmak, ikmâl-i enfâs-ı maʽdude eylemek (sayılı nefesleri tüketmek) hatta Resûlullah söz konusu ise “âhireti teşrif etmek” gibi zarifane ifadeler bulurlardı. Bu kitabede de şair, aynı usulü devam ettirmektedir. Beytin ikinci mısraında ise Paşa’nın yüce Adn cennetinde, Me’vâ’yı kazandığı haber verilir. Elbette kimin cennetlik olduğunu bilmek hiçbir kula nasib ve vergi değildir. Bununla beraber Müslüman’a “Vefat edenlerinizi hayırla yâd ediniz” tavsiyesi ve genel mânâda hüsn-i zan emredildiği için, şair aslında duasını, Paşa hakkındaki temennisini,  tahakkuk etmiş bir vak’a gibi sunmaktadır. Bu arada “terk idüb dehri” ve “tedârik etti” ifadeleri arasındaki gizli ve belki de bundan dolayı bu kadar güzel olan ses benzerliğine, âhenge dikkat buyruluyor mu?              

Günümüz Türkçesine “Bu geçici âlemin hâllerini uzun uzun anlatmaya gerek yoktur. Dünyanın işini (uzun uzadıya) düşünmek boş bir endişedir” şeklinde nesre çevrilebilecek olan ikinci beyitte de dünya ve hayat hakkında kestirme bir hüküm verilir ve bir sonraki beyitte söylenecek olana bir girizgâh yapılır. Bu üçüncü beyitte “Kader, fermanını daima, elbette infâz eder; ecel de zengini, fakiri asla kayırmaz” denilmektedir ki aslında burada Reşid Paşa’nın yine gizli bir övgüsü yapılmış olur. Bu, en kısa tabirle “Reşid Paşa büyük, yüce, zengin, kudretli birisi idi ama kader, zengin-fakir ayırmaz, güçlüye-âcize bakmaz, hükmünü icra eder ve ölüm karşısında herkes eşittir” demektir. Lügatlerde ilk anlamı “eşit, müsavi” olan “yeksân” kelimesi, hakikaten çok büyük bir ustalıkla kullanılmıştır beyitte. Zira bu sayede önce herkesin ölüm karşısında eşit olduğu vurgulanır. Kelimenin ikinci anlamı ise “her zaman, dâima”dır. Bu ise kaderin fermanının, sonsuza kadar geçerli olacağını haber verir. Diğer bir mânâ inceliği ise “yeksân” kelimesinin bize “hâk ile yeksân olmak” (toprakla bir olmak, toprağa karışmak) tabirini hatırlatmasıdır ki Reşid Paşa’nın şimdiki hâlini tavsif için bundan daha iyi bir ifade herhalde bulunamazdı. Evet, bu manzumenin çok kaliteli bir şair olduğuna şüphe yoktur.          

Müteakip 4. Beyitte, Paşa’nın nasıl cömert, nasıl eli açık, nasıl lütufkâr birisi olduğu yine ustalıklı ifadelerle anlatılır. “(Reşid Paşa, bu) dünya evinde çok ihsanını görmüşleri öksüz bıraktı. Genç-yaşlı (herkesi) lütuf ve ihsanlarına boğmuştu” demek olan bu beyitte merhum Paşa’nın övgüsü söz konusudur. Zira mezar taşı kitabelerinde vefat edenin daima olumlu tarafları zikredilir. Varsa bile kusur ve hataları, olumsuz yönleri unutulur. Bu kitabeler bir anlamda müteveffanın hayatının “ütülendiği” alanlardır. Bunun da sebebi yukarıda zikrettiğimiz “hayırla yâd etme” emr-i Nebeviyesidir.   

Son beyit, şairin mahlasını ve Paşa’nın vefat tarihini yine çok estetik biçimde öğrendiğimiz tarih ve dua kısmıdır. Erbabına malûmdur ki klâsik şiirimizde “ebcedle tarih düşürmek” gibi bir uygulama, bir sanat vardır. En kestirme ifadeyle bu, Arap harflerine izafe edilen sayısal değerleri kullanarak bir tarih elde etme sanatıdır. Midadî de son mısrada yer alan kelimelerin içerdiği harfler üzerinden, Paşa’nın vefat yılı olan Hicrî 1263 yani Ocak / Şubat 1847 tarihini elde etmektedir. (Reşid Paşa’nın Safer 1263’te Hakk’a yürüdüğünü Mehmed Süreyya’dan öğrenmiştik.) Bu beyit, “Ey Midadî, senin (düşürdüğün) tarihin, teessüfle döktüğün gözyaşının damlası oldu: Allah, Reşid Paşa’ya âhiret meclisini rahmet yeri eylesin” biçiminde nesre çevrilebilir.              

Resimde de görüldüğü üzere taşının zarafeti, şiirinin letafeti ve yazısının nefasetiyle her yönden bizi hayrette bırakacak bir estetiğe sahip olan Reşid Paşa’nın bu şâhide ve kitabesi bugün, hâfızasından pek çok şeyi silinmiş, tarihinden bazı parçaları yitirmiş olan güzel ve şahsiyet sahibi Manastır’ın ruhuna çok şey katmakta, yerin altındakileri, üstündekilerden hiç ayırmayan merhum Yahya Kemal’e hak verircesine Manastır’a bekçilik yapmaktadır. Zaten merhum Paşa Rumeli Müşiri değil miydi?

Reşid Paşa’nın, şair Midadî’nin, kitabenin hattatının, şahidenin ustasının ruhlarına Fatiha’lar…

 

Doç. Dr. Mehmet Samsakçı
Üsküp Yunus Emre Enstitüsü Müdürü 

 


[1] Kristaq Prifti, “Manastır”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, md., c. 27, s. 562.

[2] Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmânî yahud Tezkire-i Meşâhir-i Osmaniye, c. 1-2, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1308, s. 393.  

[3] Kitabenin bir kez de bu noktada karşımıza çıkıyor. Zira Midadî isimli bir şair veya eserine kayıtlarda rastlayamadık. Fakat bu sayede artık Midadî mahlaslı bir şairin farkındayız. 

Okunma 1626 defa Son Düzenlenme Son Düzenlenme Haziran 02 2016

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

Facebook

Twitter